Risalet Öncesi Dünyanın Dini Durumu Nasıldı?
İzmir’de yaşıyorum. Hani o güzel, güneşli, sıcak akşamlarında sahilde yürüyüp, bir kafede oturup kahve içtiğin, sonra akşamları denize karşı espri yaparak arkadaşlarınla takıldığın o şehir… Evet, işte o şehirde, günlük hayatımın bir parçası espri yapmayı hiç bırakmamak. Ama bu yazı işin ciddiyetine geliyor. Ne mi yazacağım? “Risalet öncesi dünyanın dini durumu nasıldı?” Hadi bakalım, bir düşünelim. Ama bir taraftan da şunu kabul ediyorum: “Bu yazıyı yazarken kendimi gerçekten fazla düşündüm, ama işin içinde biraz da mizah yapmam gerek.”
Öncelikle, Dünyada Neler Oluyordu?
Risalet öncesi dünya… Vay be, gerçekten de karmaşık bir yerdi. Yani, bugünden bakınca dünyanın dini durumu ne kadar “dönemsel” ve “dağınık” bir hal almış diyebiliriz. Düşünsene, o zamanlar birisi sana “Tanrı ne?” diye sorsa, “İstanbul’a tatile git, belki sana orada anlatacak birisi çıkar.” diyecek kadar karmaşık bir cevabın olabilir. Bir yanda paganizm, diğer yanda Yahudilik, Hristiyanlık, Zerdüştlük, Hinduizm… Yani, kendi içinde “Dini çeşitlilik” diye bir konsept oluşmuş. Herkesin bir tanrısı, bir tapınağı vardı, kimisi taşları kutsuyor, kimisi güneşi, kimisi de hayvanları… Resmen bir dini “karnaval” vardı. Bu, herhangi bir parti değil, tam anlamıyla bir “çoktan seçmeli sınav” gibiydi. Hangi tanrıya inanacağını seçmekten zorlandığını düşün…
Bir gün arkadaşım Cengiz’le sohbet ederken şöyle dedi: “Düşünsene, o zamanlar Tanrı’yı bulmak için akıllı telefon yoktu, GPS de yoktu. İnsanın dini arayışı biraz da ‘saha araştırması’ gibiydi. Biri sana tanrı olarak bir inek gösterse, ‘Vay be, iyiymiş!’ derdin herhalde.” O kadar komik geldi ki, ama aslında haklıydı. Gerçekten o dönemler, dini anlayışlar o kadar çeşitlenmişti ki, insanlar bazen bir tanrıyı seçerken şans faktörünü de işin içine katıyordu. Benim de içimde bir yerlerde şunu diyen bir ses vardı: “Vallahi, bizde de her şeyin cevabı Google’da var, o zamanlar ne yapıyorlardı ya?”
Romalılar ve Yunanlılar: Tanrılar Arası Bir Karışıklık
Şimdi gel de Roma İmparatorluğu’na ve Yunanlılara göz atma. Adamlar neredeyse her şeyin bir tanrıya sahip olduğuna inanıyordu. Mesela, denizin tanrısı Poseidon, rüzgarların tanrısı Aeolus, aşkın tanrıçası Venus… Neymiş? Her şeyin bir tanrısı var, bir tane eksik kalmasın! Böyle giderse tüm Roma’daki apartmanlar için de bir tanrı yaratacaklardı. Bunu bir gün arkadaşım Sefa’yla konuşurken şunu söyledim: “Yani, ben olsam şu an Roma’da yaşamak istemezdim, her sokak başında ‘Tanrı’nın gücü adına! Evimi temizlerken Tanrı’ma dua etmem gerek’ gibi bir durum olabilirdi.”
Bir de Yunanlılar var tabii, o da yetmiyor. Mesela, Zeus’un hükmettiği o kadar çok iş var ki, bir de ondan yardım isterken ‘Bugün hangi Zeus?’ diye sormaya başlardınız. Benim içimdeki mühendis diyor ki, “Bu kadar tanrı ve onların iş bölümü varken, insan hakları meselesi nasıl çözülüyordu merak ediyorum.”
Biraz da Yahudilik ve Hristiyanlık…
Bir tarafta ise Yahudilik ve Hristiyanlık gibi monoteist inançlar var. Yani sadece bir tanrıya inanan, “Başka tanrı istemiyorum, bu kadar yeter!” diyen bir anlayış. Bunu düşündükçe, herhalde bir yerde birbirlerine derin bir özlem vardı. Bu da biraz şöyle bir şey gibi: “Bütün bu tanrılara yer açmayı düşünmek yerine, bir tane var, o kadar!” Monoteizm aslında pek çok dini anlayışın çıkış noktalarından biri. Düşünsene, böyle bir ortamda yaşamak… Eğer tanrıyı bulmak için bir ‘büyük toplantı’ yapacak olsaydık, herhalde ciddi anlamda bir karışıklık yaşardık. “Bu tanrı bende, ama onun ismi neydi?” diye bir takım sorgulamalar olabilirdi.
Peki, Ya Zerdüştlük?
Ve tabii Zerdüştlük var. Sadece İran’da değil, o dönemin “felsefi” dini anlayışlarından biri. “İyi” ve “kötü” arasında sıkı bir ayrım yapılıyor. Ama içimdeki insan tarafım diyor ki, “Bu ayrım iyi ama, bu kadar tanrısal bir denklemde nereye sığdıracaksın o iyi ve kötüyü? Gerçekten insanlar neyi savunuyorlar ve kim onlara bir şey öğretiyor?”
Sonuç Olarak, Kim Haklıydı?
Risalet öncesi dünyanın dini durumu gerçekten de pek çok farklı düşünce biçimiyle şekillenmişti. Herkesin kendine göre bir dini anlayışı vardı. Kimisi taştan tanrı yapıyordu, kimisi güneşi, kimisi de hayvanları. Durum bir yandan gerçekten karmaşık, bir yandan da eğlenceliydi. Ve tabii bugün, geçmişe dönüp bakınca, bu çeşitliliği daha iyi anlıyoruz. Gerçekten o dönemde, insanlar din arayışında bir şekilde mutlu olabiliyorlardı, ama bir yerden sonra belki de bir çeşit yönlendirme ve rehberliğe ihtiyaç duyuyorlardı. Bugünse, bu kadar çok dini anlayış arasından tek bir doğruyu bulmak, sanki hayatta en zor şeymiş gibi görünüyor. Her ne olursa olsun, o dönemde de insanlar düşünceleriyle, hayatlarını inşa etmeye çalışıyorlardı. Biz de öyle değil miyiz?
Risalet öncesi dünyanın dini durumu nasıldı ? için yapılan giriş sakin, bazı yerler fazla çekingen kalmış olabilir. Bence burada gözden kaçmaması gereken kısım şu: Risalet kısa nedir? Risalet , Arapça kökenli bir kelime olup “elçilik” veya “peygamberlik görevi” anlamına gelir. Kısa tanım : Elçilik : Birinin bir amaçla bir yere gönderilmesi. Peygamberlik : Allah ile kulları arasında elçilik yapma. Risalet ne anlama geliyor? Risalet kelimesi, İslam dininde peygamberlerin Allah tarafından insanlara gönderilme görevi ve bu görevi yerine getirme süreci anlamına gelir. Diğer anlamları: Arapça kökenli bir kelime olup, “gönderilen mesaj” veya “elçilik” anlamına da gelir.
Rana! Katkılarınız sayesinde metin daha güçlü argümanlarla desteklenmiş oldu, içten teşekkürlerimi sunarım.
Risalet öncesi dünyanın dini durumu nasıldı ? hakkında giriş bölümü okuması kolay, fakat etki gücü düşük kalmış. Kendi düşüncem hafifçe bu tarafa kayıyor: Risalet öncesi dünyada hangi dinler vardı? Risalet öncesi dünyadaki dini durum şu şekilde özetlenebilir: Arap Yarımadası : Putperestlik yaygındı, ancak Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecûsîlik, Sâbiîlik ve Haniflik gibi farklı inançlar da vardı. Orta Asya : Türk devletleri Şamanizm’in etkisi altındaydı. Hindistan : Hinduizm egemen dindi. İran : Sâsânî İmparatorluğu’nun resmi dini Mecûsîlik idi ve daha çok yönetici sınıf ve zenginler arasında yayılmıştı. Diğer bölgeler : Bizans ve Çin’de de çeşitli dinler mevcuttu. coggle.
Tiryaki!
Katkınız sayesinde metin daha net bir hâl aldı.
Başlangıç cümleleri yerli yerinde, ama bazı ifadeler tekrar etmiş. Kısaca ek bir fikir sunayım: Risalet nedir? Risalet kelimesi, “elçilik” veya “peygamberlik” anlamına gelir. Risaletü’n-Nushiyye ise, Yunus Emre’nin dinî nasihatler içeren ve mesnevi türünde yazılmış ikinci ve son eseri olarak bilinir. Bu eser, 1307 veya 1308 yılında yazılmıştır. Dolayısıyla, Anadolu’da nasihatname türünün ilk örneklerinden biri olarak kabul edilir. Risalet ne zaman başladı? Risalet (peygamberlik görevi), Miladi 610 yılında Hz. Muhammed’in 40 yaşındayken başlamasıyla birlikte başlamıştır.
Gülşah! Sevgili yorumunuz, yazıya yeni bir soluk kazandırdı ve farklı bir perspektif ekleyerek metnin özgünlüğünü artırdı.